Durmak Gerçekten Sihirli mi?

Dikkatini vermek cömertliğin en az rastlanır, en saf biçimidir.

— Simone Weil

Yazı: Beril Yazar

Modern dünyada hareket kutsaldır, durmak ise neredeyse suç sayılır. Çalışmak, daha çok kazanmak, kitap okumak, spor yapmak, bir hobi edinmek, sosyal hayata yetişmek, eve ve aileye yetişmek, dünyaya yetişmek… Hiçbir şey yapmamanın içine yerleşmeye çalışırken gelen huzursuzluk, ardından suçluluk ve eksiklik hissi, yetersizlik duygusu ve verimsizlik kaygısı.

Durmak çoğumuz için adeta gerekçe sunulması, açıklanması gereken bir şey. Sanki içimizde durmak için mütemadiyen ikna edilmesi gereken bir otorite var; üstelik pek de kolay ikna olmayan bir otorite. Peki ama bunca şeyin içinde insan kendine nasıl yetişir?

Orada Ne Var?

Pek çoğumuzun aşina olduğu eski bir söz şöyle der:

“Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır; içeride ne varsa dışarıda da o vardır. “

Peki gerçekten insanın içinde ne vardır ki dünyada onu görür? İnsan yaşarken bazen fark ederek, bazen de fark etmeksizin içinde birçok duygu biriktirir. Öfke, kırgınlık, kıskançlık, değersizlik, utanç, suçluluk, yetersizlik, terk edilme korkusu… Ve bu duygularla yüzleşmemek için zamanla onlara başka isimler vermeyi öğrenir. Öfkeye “haklılık”, kıskançlığa “sezgi”, korkuya “temkin”, kırgınlığa “mesafe” diyebilir. Fakat bastırılan bu duygular adı değişse bile ortadan kaybolmazlar. Aksine, görünür olmak için bir yol bulurlar.

Hayat — evren, sistem ya da yaratıcı; adına her ne demek isterseniz — görülmeyen bu duyguları görünür kılmak için onları olaylar, insanlar ve bazen de beklenmedik karşılaşmalar aracılığıyla yeniden ve yeniden karşımıza çıkarır.

Ta ki görülene dek.

Öylece Durmak Nedir?

Bir koltuğa, yatağa, pencere kenarına ya da sevdiğin, belki de sadece rahat ettiğin herhangi bir yere yerleşmektir. Ve sonra sadece bakmaktır; yerleştiğin yerden gözünün gördüğü yere. Belki sevdiğin bir eşyadır, gördüğün. Belki bir ağaç. Varsa — ve keşke — bir deniz. Belki evdeki bir çiçek, belki sokaktaki bir lamba, belki boş bir duvar. Ya da belki güneşin vurduğu bir köşe vardır. Belki bir mum yakmışsındır. Ya da karanlıktasındır.

Ama hepsi budur.

Sen ve yerleştiğin yer.

Meşguliyet çoğu zaman insanın kendisinden kaçmasının en kabul gören yoludur.

İnsan sürekli hareket halindeyken kendini göremez. Görmek için önce sükût ve duruş gerekir. Durduğumuzda dış dünyayla olan meşguliyetimiz azalır ve dikkatimiz yavaş yavaş içimize döner.

Aslında durmak zor değil. Zor olan, durduğumuzda karşımıza çıkan duygularla, kendi iç dünyamızla karşılaşmak. O ana kadar fark etmeden taşıdığımız düşünceler, duygular ve alışkanlıklar görünür olmaya başlar.

Ve insan için en zor yüzleşme çoğu zaman kendisiyle olandır. Cesaret, dikkat, dürüstlük ve dirayet gerektirir. Yüzleşme acı vericidir. Hiçbirimiz acı çekmek istemeyiz; hatta hayatımız boyunca acıdan mümkün olduğunca kaçmaya çalışır, onu çoğu zaman kötü bir duygu olarak nitelendiririz.

Belki de bu noktada acıyı yeniden adlandırmamız gerekiyordur.

Acı kötü değil, zor bir duygudur. Çünkü insanı kırmak için değil, dönüştürmek için gelir. Ve bir kez içinden geçildiğinde en büyük ferahlık, berraklık ve değişim onun ardından gelir.

Durmak İnsanı Nasıl Dönüştürür?

Dönüşüm, işleyen bu kusursuz düzen — ilahi nizam — tarafından zorunlu kılındığında, farklı ilimler bile insanı aynı hakikate götürür. Carl Gustav Jung insanın içinde görmek istemediği yönleri “gölge” olarak adlandırır. Bastırılmış öfke, kıskançlık, korkular, utanç ve kabul etmek istemediğimiz taraflarımız bu gölgeyi oluşturur.

Jung’a göre sorun bu duyguların varlığı değildir. Sorun onları görmemektir. Çünkü görülmeyen duygular bastırılır, bilinçdışına iner ama davranışlarımızı yönetmeye devam eder.

Jung bunu şu sözüyle harikulade ifade eder: “Bilinçdışını bilinçli hale getirene kadar, o hayatınızı yönlendirmeye devam eder ve siz buna kader dersiniz.”

Yani insan içindeki duyguyu görmezse, hayat onu dış dünyada yaşatır. Ama bir duygu görüldüğünde başka bir şey olur. Bilinç onu fark eder, insan kabule geçer ve bastırılan enerji çözülmeye başlar.

Tasavvuf da bu süreci başka bir dille anlatır. Özellikle Mevlana ve İbn Arabi, insanın içsel dönüşümünü nefsi görmek üzerinden açıklar.

İnsanın içinde bir nefis vardır. Öfke, kıskançlık, hırs, korku ve benlik gibi duygular bu nefsin hareketleridir. Tasavvufta da amaç bu duyguları yok etmek değildir. Amaç onları görmek ve dönüştürmektir. Bu kavram karşımıza muhasebe, yani insanın kendini gözlemlemesi olarak çıkar.

İnsan içindeki duyguyu gördüğünde o duygu yavaş yavaş çözülmeye başlar.

Mevlana bunu çok güzel bir benzetmeyle anlatır:

“Yaran neredeyse ışık oradan girer.”

Yani acı, dönüşümün kapısıdır.

Dış dünyada olan her şey bize içimizde olanı göstermek için yaratılır. Daha doğrusu, içimizde olan her şey dış dünyamızı yaratır.  Ve dışarıda olanı değiştirmek bize bahşedilmemiştir. Bize bahşedilen tek şey içimize bakmaktır. İçeriye baktığında, dış dünya kendine karşı olan bir yer olmaktan çıkar ve bir aynaya dönüşür. Bu aynada insan kendini görür.

Ve görmek için durmak gerekir. Durduğunda içinden bir bilinç yükselir. Yükselen o bilinç özgürlüktür. Ve özgürlük bu dünyanın en büyük sihridir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir