Bireysellik: Özgürlük mü, Esaret mi?
Yazı: Damla Erdem
Son zamanlarda aynı cümleleri farklı ağızlardan duyuyoruz.
Sözde ilişki uzmanlarının, içerik üreticilerinin, astrologların ve algoritmaların da desteğiyle “Artık ben deme vakti” söylemi, her gün biraz daha pompalanıyor zihnimize.
2026 yılı, henüz başlamadan bazı astrologlar tarafından “bireyselliğin yılı” ilan edildi.
Gösterişli başlıklar atıldı: Kova Çağı.
Bağların çözüleceği, evliliklerin anlamını yitireceği, insanların canına tak edip kendi yoluna gideceği bir eşik olarak tarif edilen bir çağ…
Bu anlatı ilk bakışta ferahlatıcı.
Zira tavsiyeler iyi niyetli görünüyor.
“Kendini sev, kendini seç.”
Ama tam da bu ferahlığın içinde beni rahatsız eden ince bir çatlak var.
Kendini sevmek, gerçekten de en ufak anlaşmazlıkta bir makastar edasıyla tüm bağları kesip atmak mı demek?
Kendini seçmek, tüm enerjini tecrübe payesine bile ulaşamayan anlık hazlara aktarmak mı demek?
Yoksa “ben” derken, hayatın bütün zorluklarından azade olabileceğimiz bir yanılsamaya tutunmak mı?
Bugünlerde, 2007 yılında çekilmiş bir belgeselden kısa bir kesit yeniden dolaşıma girdi.
Sürüden ayrılan bir penguen…
Kendi yönünü seçen, kalabalıktan kopan bir figür.
Sosyal medya bu sahneyi sevdi, sahiplendi, kutsadı.
O penguen, onu ölüme götüren yolculuğuyla bireyselliğin ve “farklı düşünmenin” estetik bir metaforu hâline geldi.
Ama herkesin aynı anda bu metaforu sevmesi bende tuhaf bir “terslik” hissi uyandırdı.
Çünkü kolektif bir coşkuyla kutlanan her şey, önce durup anlamayı hak eder.
Bugün “kendini seçmek” adı altında dolaşıma sokulan pek çok söylem var.
Bağ kurmamak erdem, tahammül etmemek güç, vazgeçmek bilgelik gibi sunuluyor.
Elbette kimse zararlı ilişkilerde kalmak zorunda değil.
Ama her bağın yük, her zorluğun toksik, her sürekliliğin zayıflık ilan edildiği bir iklimde başka bir soru beliriyor:
İnsan gerçekten özgürleşiyor mu, yoksa yalnızlaşıyor mu?
Çünkü yalnız birey, kulağa güçlü gelse de pratikte daha kırılgandır.
Yalnız birey kendini daha çok anlatır, daha çok görünür olur, daha çok iz bırakır.
Ve iz bırakan her şey, daha kolay ölçülür.
Bugün hiç olmadığımız kadar “kendimiziz.”
Aynı zamanda hiç olmadığımız kadar kayıt altındayız.
Ne sevdiğimiz, neye kırıldığımız, ne zaman yorulduğumuz, neye bağımlı olduğumuz, ne zaman vazgeçtiğimiz…
Sistem bunları çoğu zaman bizden önce biliyor.
İnsanı diğer canlılardan ayıran o öngörülemezlik, bugün birkaç beyaz yakalının, algoritmaların ve yönettiği göstergelerin elinde giderek hesaplanabilir hâle geliyor.
Belki de çağımızın asıl ironisi tam olarak burada yatıyor.
Kendimizi en rahat şekilde ifade edebilmemiz için sunulan bu vitrinlerin arkasında, yarattığımız personalara esir düştük.
Bize “özgürlük” diye sunulan bu yeni bireysellik hâli, gerçekten bir başına kalma estetiği mi?
Yoksa bağlardan arındırıldığı için daha kolay yönlendirilen ve birkaç dinozoru servet sahibi hâline getiren bir insan modeli mi?
Bu sorunun cevabı net değil.
Ama şurası kesin:
O penguen, bir ölüm yolculuğundaydı.
Ve biz onu son ana kadar izledik.
Belki de asıl cesaret, sadece “ben” diyebilmekte değil.
Birlikte kalabilmekte.
Bağ kurabilmekte.
Ve her şey bu kadar kolay vazgeçmeyi fısıldarken, hak edenlerle kalmayı seçebilmekte.




