Yazı: Beril Yazar
Son yıllarda zihin üzerine pek çok şey duymaya başladık.
Meditasyon gibi zihinle ilgili pek çok yöntem hayatımıza girdi; zihni susturmak, zihni eğitmek, nefese odaklanmak, anda kalmak, düşünceleri izlemek, farklı geleneklerin “zihni aşma” önerileri…
Bir yandan da pek çoğumuz kendimizi şu cümleleri kurarken buluyoruz:
“Sürekli aynı şeyleri düşünüp duruyorum.”
“Düşünmekten uyuyamıyorum.”
“Zihnim hiç susmuyor.”
Bütün bunların arasında zihin, sanki biraz problemli bir şeymiş gibi konumlanıyor.
Kontrol edilmesi, susturulması, hatta bazen aşılması gereken bir yapı gibi…
Meditasyon, yoga, dua, nefese odaklanma, farkındalık pratikleri, günlük tutmak, doğada zaman geçirmek, yürüyüşe çıkmak, koşmak, durmak…
Hepimizin farklı yollarla ulaşmaya çalıştığı bir yer var. Ancak sanki ne yapmaya çalıştığımız biraz karışmış görünüyor. Bu nedenle ulaşmak istediğimiz yeri kavramsal olarak netleştirmeye ihtiyaç duyuyorum. Nereye gitmek istediğimizi bilirsek, yolu daha sakin, daha kararlı ve daha istekli yürüyebileceğimize inanıyorum.
O halde önce biraz zihni irdeleyelim.
Zihin nedir?
Neden bizi bu kadar yorar?
Tüm bu pratiklerle aslında ne yapmaya çalışıyoruz?
Bir yere varıp varmadığımızı nasıl anlarız?
Ne zaman gerçekten bir şeyler değişmeye başlar?
Zihin, deneyimleri algılayan, anlamlandıran ve depolayan; geçmişten topladığı verileri kullanarak an be an gerçekliği yorumlayan ve buna göre tepki, seçim ve davranış üreten dinamik bir işleyiştir.
Aynı zamanda neye dikkat edeceğini belirleyen, büyük ölçüde otomatik ve bilinçdışı çalışan, ancak farkındalıkla gözlemlenebilen bir sistem olarak, gerçekliği doğrudan değil, kendi kurduğu anlamlar aracılığıyla deneyimleten, içsel bir filtre ve yorumlayıcıdır.
Sosyal hayat ve ilişki dinamiklerimiz üzerinden baktığımızda zihin, doğduğumuz andan itibaren; kurduğumuz ilişkileri, bize nasıl yaklaşıldığını, ihtiyaçlarımızın ne ölçüde görülüp karşılandığını, duygularımıza nasıl karşılık verildiğini; evde ve çevremizde nasıl konuşulduğunu, anlaşmazlıkların nasıl yaşandığını, sevginin nasıl ifade edildiğini ya da edilmediğini; okulda, işte, sosyal hayatta nasıl karşılandığımızı, kabul gördüğümüz ya da dışlandığımız anları, başarıyla ve hatayla nasıl ilişki kurduğumuzu, kendimizi ifade ettiğimizde nasıl karşılık bulduğumuzu, yakınlık kurmanın güvenli mi yoksa zor mu olduğunu, değerli hissetmenin neye bağlı olduğunu… tüm bu deneyimleri toplar, biriktirir ve zamanla içimizde görünmez ama güçlü bir haritaya dönüştürür.
Bu harita artık sadece geçmişe ait kalmaz; nasıl düşüneceğimizi, nasıl hissedeceğimizi ve nasıl tepki vereceğimizi belirleyen kalıplara dönüşür.
Peki sorun nerede başlar?
Sorun, geçmişte toplanan bu verilerin bugün hâlâ geçerliymiş gibi, sorgulanmadan tekrar edilmesiyle başlar. Ve çoğu zaman bu tekrarlar, yetişkin hayatımızda bizi zorlayan tepkilere dönüşür. Çünkü hayat değişmiştir, biz değişmişizdir; ancak zihin hâlâ eski koşullara göre öğrenilmiş tepkileri sürdürmektedir.
Örneğin, büyüdüğü ortamda duygular sürekli yüksek sesle ifade edilmişse ve kişi kendini ancak öfkeyle duyurabildiğini öğrenmişse, bugün benzer bir durumda kendini bir anda aynı şekilde tepki verirken bulabilir. Ancak bu kez, aslında anlatmak istediği şeyi öfkeyle ifade etmek istemediğini fark eder ve kendi tepkisinden rahatsızlık duyar.
Bu şekilde zihnin kontrolünde yaşayan bir insan, çoğu zaman farkında olmadan otomatik tepkilerle hareket eder. Düşünce gelir, duyguya dönüşür, davranışa akar. Düşünceden tepkiye giden bu süreçte, arada durma, tartma ve seçme alanı neredeyse hiç yoktur.
Ve insan böyle bir yerde yaşarken aslında özgür değildir. Tepki verir, ama tepkisini seçemez.
Zihnin fısıltıları yön tayin eder.
Bu hal, farkındalığın henüz tam olarak devreye girmediği, daha çok otomatik tepkilerle yaşanan bir düzeydir.
Tasavvufta bu duruma, dürtüsel yönelimlerle hareket eden nefs-i emmare denir; “emmare” kelime olarak fısıldayan, yönlendiren anlamına gelir.
Modern psikolojide ise bu durum çoğunlukla “otomatik düşünceler” ya da “alışılmış tepki kalıpları” olarak tanımlanır.
Meditasyon, dua, zikir ve diğer farkındalık çalışmaları da bu otomatik düşünce–duygu–tepki döngüsünün dışına çıkabilmek için vardır.
Bu pratiklerde amaç zihni susturmak değildir.
Amaç, zihni fark edebilmektir.
Kişi durup dikkatini zihne verdiğinde, zihin kendini göstermeye başlar.
Bunu pratikte genellikle şu şekilde deneyimleriz:
Gözlerimi kapatıyorum.
Düşünceler gelmeye başlıyor.
İlk başta onların gelişini fark edebiliyorum.
İzliyorum.
Bir süre sonra zihin, ilgimi çeken ya da çoğunlukla canımı sıkan bir konuyu getiriyor.
O noktada artık düşünceyi izlemiyorum.
Düşüncenin içine giriyorum.
Onunla konuşmaya başlıyorum.
Veremediğim cevapları veriyorum, kendimi savunuyorum, açıklıyorum…
Ve fark etmeden o düşüncenin içindeyken, içimde bir şey değişmeye başlıyor.
İçim sıkılıyor.
Yani düşünce, duyguya dönüşüyor.
Bir süre sonra bir an geliyor ve fark ediyorum:
Az önce sadece bir düşünce vardı, şimdi ise onun yarattığı bir duygunun içindeyim.
Genellikle tam bu noktada ya elim telefona gidiyor ya da dikkatimi dağıtacak bir şey arıyorum, pratiği bitiriyorum.
Ama düşüncelerimi izlemeye devam edersem, o zaman başka bir şey olmaya başlıyor.
Düşüncenin içine girmediğimde,
sadece izlediğimde…
O düşünce yavaş yavaş dağılıyor, gücünü kaybediyor.
Zihin bu sefer başka bir düşünce getiriyor.
Onu da izliyorum ve o da geçip gidiyor.
Ve yeni bir düşünce daha geliyor.
Yine fark etmeden düşüncenin içine giriyorum.
Yine konuşuyorum.
Sonra yeniden fark ediyorum ve düşünceden çıkıyorum.
Bu bir döngü.
Ve bu döngü, sürecin kendisi.
Her oturuşta aynı düşünceler, aynı yarım kalmış meseleler yeniden geliyor.
Geçmiş, gelecek, planlar, hayaller, kaygılar, o ne dediler, ben ne diyemedimler, kırgınlıklar…
Ama bu sefer aralarında küçük boşluklar oluşmaya başlıyor.
İlk başta çok kısa, neredeyse fark edilmeyecek kadar.
Sonra bu boşluklar yavaş yavaş uzuyor.
Ve bir noktada şunu görmeye başlıyorum:
Düşünceler hâlâ geliyor,
ama ben artık her gelen düşüncenin içine girmeyebiliyorum.
Ya da girsem de daha kısa sürede fark edebiliyorum.
Ve düşüncenin içinden daha kolay çıkabiliyorum.
Bu pratiklerle birlikte kişi şunu fark etmeye başlıyor:
Düşünceler kendiliğinden geliyor.
Duygular kendiliğinden yükseliyor.
Bazıları tüm dikkatimi içine alıyor ve beni andan koparıyor.
Yani her şey, sanıldığı kadar kontrollü değil; büyük ölçüde otomatik.
Bu fark ediş çok kritiktir.
Çünkü fark etmeden özgürlük mümkün değildir.
Eğer bir düşünceyi fark etmiyorsak, zaten onun içindeyizdir.
Onu seçmiyoruzdur, o bizi yönetiyordur.
Bir düşünce doğar, onu bir duygu izler, ardından bir tepki gelmek ister.
İşte pratikler, bu süreci görünür kılar.
Kişi bu süreci ne kadar net görürse, günlük hayatın içinde de aynı şeyi fark etmeye başlar:
Bir düşünce geldiğinde, bir duygu yükseldiğinde, ve bir tepki oluşmak üzereyken…
Arada küçük bir boşluk belirir.
Ve o boşlukta artık sadece tepki veren biri değil, fark eden biri vardır.
O boşlukta ilk kez seçim doğar.
İnsan o noktada zihnin yönlendirdiği biri olmaktan çıkar; düşüncelerini görebilen, tartabilen ve içinden geçen her şeye rağmen nasıl yaşayacağını seçebilen biri haline gelir.
Eckhart Tolle’un da ifade ettiği gibi, zihin aslında mükemmel bir araçtır; sorun, onun efendi haline gelmesidir.
Kitap önerisi: Şimdi’nin Gücü (The Power of Now) • Eckhart Tolle




