Dünya kör bir tesadüfün veya zorunluluğun bir sonucu değildir; aksine ilahi bir aklın işleyişini gösterir.
Yazı: Beril Yazar
Modern bilim, evrendeki hiçbir şeyin tamamen durağan olmadığını söyler. Atomlardan yıldızlara kadar var olan her şey sürekli hareket hâlindedir. Bu hareket bilimde, maddenin ve enerjinin titreşim davranışıyla açıklanır.
Modern bilimin hareket, dalga ve frekans kavramlarıyla açıkladığı bu olgu, aslında insanlığın çok daha eski düşünce geleneklerinde de farklı bir dille ifade edilmiştir. Kadim öğretiler evrenin bu dinamik yapısını çoğu zaman titreşim, ses ya da kozmik uyum kavramlarıyla anlatır. Her ne kadar kullandıkları dil farklı olsa da, evrenin temelinde bir hareket ve ritim olduğu fikri birçok kültürde farklı kavramlarla ifade edilir: Kader ya da Kısmet, Hikmet, Karma, Tao, Logos, Enerji, Frekans, Rezonans, Senkronisite, Rta…
Nitekim kadim geleneklerde evrenin temelinde ses ya da titreşim olduğu düşüncesi sıkça karşımıza çıkar.
Hint geleneğinde evrenin başlangıcı “Om” sesi ile sembolize edilir.
Tasavvufta yaratılış “kün” (ol) emriyle yani ilahi sesle ilişkilendirilir.
Birçok öğreti evrendeki varlıkların farklı titreşim düzeylerinde var olduğunu söyler.
Burada titreşim sadece fiziksel bir olay değil, aynı zamanda varoluşun ruhsal düzenini anlatan bir metafor hâline gelir.
Bedenimizdeki her süreç — kalp atışı, sinir iletimi, hücre faaliyetleri — aslında bir titreşim ve ritim içinde gerçekleşir. Bu yüzden bazı düşünce gelenekleri insanın da kendine özgü bir frekans alanı olduğundan söz eder.
Bu yaklaşımda insanın titreşim hâli; yediği ve içtiği, bedensel sağlığı, duygusal durumu ve bilinç hâli gibi birçok etkene bağlı olarak değişir.
İnsan hayata belirli bir bilinç seviyesi ve titreşimle gelir. Doğduğu aile, içinde büyüdüğü toplum, aldığı eğitim, çocuklukta yaşadığı deneyimler ve hatta farkında olmadan taşıdığı korkular ya da travmalar bu titreşimin şekillenmesinde önemli rol oynar. Kişi çoğu zaman hayatının ilk dönemlerinde bu içsel yapının farkında değildir; alıştığı düşünme biçimleri, öğrendiği tepkiler ve çevresinden gördüğü davranış kalıplarıyla yaşamaya devam eder. Kurduğu hayat düzeni de büyük ölçüde bu titreşim seviyesine göre şekillenir.
Bir süre sonra, tam bir bilinç hâliyle yaşanmayan hayat, insanı yavaş yavaş kendine bakmaya davet eder. Bu davet bazen ani ve sarsıcı bir olayla gelir, bazen bir ilişkinin içinde yaşanan çatışmalarla, bazen de uzun süre devam eden huzursuzluk hissiyle.
Kimi insan hayatında sürekli fiziksel hastalıklarla karşılaşır. Kimi iş hayatında benzer konularla sınanır, kimi kendini arkadaşlarıyla aynı tartışmaların içinde bulur. Kimi ailesiyle, kimi partneriyle, eşiyle ya da çocuğuyla benzer çatışmaları yaşar. Kimi insanlar ise hayatlarında toplumsal meseleler üzerinden güçlü deneyimler yaşar; hayvan hakları, kadın hakları, özgürlük ya da milliyetçilik gibi kavramlar üzerinden olayların içinde yer alır.
İnsan bir noktada tekrar eden bu olayları fark etmeye başlar. Bir an gelir ve kişi kendini “Neden hep aynı şeyleri yaşıyorum?” diye sorarken bulur.
İşte dönüşüm süreci tam da burada başlar. Tekrar eden döngüleri fark ediş bir değişim kapısı aralar.
Kişi bu değişime çoğu zaman dirençle karşılık verir. Değişime direnç…
Ancak hayat, evren, sistem ya da yaratıcı — her ne demek isterseniz — biz direndikçe tekrar eden döngülerle görmezden geldiğimiz noktaları farklı şekillerde karşımıza çıkarmaya ve bizi kaçınılmaz değişime doğru itmeye devam eder.
Her insanın ilk adımı da, dönüşüm yolu da kendine özgüdür. Bu yolculukta mutlak bir doğru ya da yanlış yoktur; sadece kişinin kendi deneyimi ve kendi dönüşüm hikâyesi vardır.
Nasıl ki yaşanan olaylar kişiden kişiye değişiyorsa, iyileşme ve dönüşüm süreçleri de aynı şekilde farklı yollar izler. Kimi insan fiziksel bir hastalık sonrası değiştirdiği rutinlerle dönüşmeye başlar. Kimi kendi psikolojisini derinlemesine inceleyerek iyileşir. Kimi sınır çizmeyi deneyimler. Kimi dua eder, kimi meditasyona yönelir, kimi yogaya başlar, kimi doğaya sığınır, kimi yazarak iyileşir. Kimi susmayı, şefkati ya da kabullenmeyi öğrenir. Kimi affetmeyi seçer, kimi yardım etmeye yönelir.
Ama bir şey mutlaka değişir; değişecek olan şey dışarıda değildir.
(Burada değişime giden yola dair önemli bir içgörü sunabilecek durma hâli üzerine küçük bir parantez açmak isterim. Bu konu üzerine düşünmek, fikir edinmek isterseniz, daha önce yazdığım “Durmak Gerçekten Sihirli mi?” başlıklı yazıya göz atabilirsiniz.)
Değişim gerçekleştiğinde hayatımızdaki bir döngü kapanır ya da en azından hafifler.
Hayatımızda “tesadüf” diye adlandırdığımız pek çok şey, aslında bizim henüz göremediğimiz bir düzenin parçasıdır. İnsan dönüştükçe, farkındalığı arttıkça ve bilinci yükseldikçe titreşimi de değişmeye başlar. Titreşim değiştiğinde ise hayatın içinde karşılaştığımız insanlar, yaşadığımız olaylar ve kurduğumuz ilişkiler de bu yeni hâle uyumlanmaya başlar. Bir zamanlar rastlantı gibi görünen karşılaşmalar, zamanlamalar ve olaylar zinciri, geriye dönüp bakıldığında anlamlı bir bütünün parçaları gibi görünür.
Belki de tesadüf dediğimiz şey, ilahi düzenin bizim henüz okuyamadığımız dilidir. Ve insanın bilinci yükseldikçe, o dil yavaş yavaş anlaşılır hâle gelir.
O zaman yaşananlar tesadüf olmaktan çıkar; insanın aklına Mevlânâ’nın şu sözü düşer:
“Her şey bir işarettir; görebilen için.”




