Suat Örerler ile Denizde Geçen 30 Yıl: “Başarı Her Zaman Parayla Ölçülmüyor”

Otuz yıl önce Tophane’de küçük bir dükkânda başlayan hikâye bugün dünyanın önde gelen bot markalarından Highfield’ın Türkiye distribütörlüğüne uzanıyor. Monarch Marine’in kurucusu Suat Örerler ile denizcilik sektörünün dönüşümünü, aile şirketlerinde sürdürülebilirliği, değişen lüks anlayışını ve bir işin en alt basamağından başlayarak büyümenin değerini konuştuk.

Röportaj: İrem Öztürk

Bazı sektörlerde başarı yalnızca doğru zamanda doğru yerde olmakla açıklanamıyor. Uzun yıllar boyunca ayakta kalabilmek; değişen ekonomik koşullara uyum sağlamayı, insan ilişkilerini doğru yönetmeyi ve en önemlisi güven inşa etmeyi gerektiriyor. Denizcilik de bu alanlardan biri. Monarch Marine’in kurucusu Suat Örerler’in hikâyesi, Tophane’de küçük bir dükkânda başlayan ve bugün global bir markanın Türkiye temsilciliğine uzanan bir büyüme hikâyesi olmanın ötesinde, kuşaklar arasında aktarılan ticaret kültürüne, emeğe ve itibara dair önemli ipuçları taşıyor. Denizcilik sektöründe geçirdiği otuz yılı geride bırakmaya hazırlanan Örerler ile işin çekirdeğinden öğrenmenin değerini, aile şirketlerinde profesyonel dengeyi, pandemi sonrası değişen denizcilik dünyasını ve günümüzün yeni lüks anlayışını konuştuk.

Denizcilik sektörü birçok insan için yalnızca bir iş alanı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi anlamına geliyor. Sizin bu dünyayla ilk bağınız nasıl kuruldu?

Aslında bizim ailede bu işi yapan kimse yoktu. Benim de başlangıçta denizcilik sektöründe çalışmak gibi bir planım yoktu. Babam çok küçük yaşlarda ticarete başlamış. Tahtakale’de, Mısır Çarşısı çevresinde çalışmış. Bizim esas işimiz ithalat, hediyelik eşya ve kırtasiyeydi. Babam da o dönemde Türkiye’nin sayılı tüccarlarından biriydi.

Ben turizm otelcilik mezunuyum, Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum. Mezun olduktan sonra turizm alanında bazı işler denedim. Acentada çalıştım, farklı alternatiflere baktım. Ama babam bir gün bana, “Sen bu işlere çok yatkın değilsin, bir yerde çalışabilecek bir adam değilsin,” dedi. Belki de biraz asilik vardı; birinin boyunduruğu altında çalışmak hoşuma gitmiyordu.

Sonra babam işi bıraktı, annemle birlikte Bodrum’a yerleşmeyi düşünüyordu. O süreçte Tophane’de, eski Amerikan Pazarı’nın karşısında 60-70 metrekarelik bir dükkân vardı. Babam, “Gel burada bir iş yapalım,” dedi. “Ne satacağız?” diye sordum. “Balık malzemeleri,” dedi. Ben de “Baba ben ne anlarım balık malzemesinden?” dedim.

1996 senesinde, üniversiteden mezun olmuşum, 23 yaşındayım. Bir sürü alternatifim varken kendimi bir anda Tophane’de, 60 metrekarelik bir dükkânın içinde esnaf olarak buldum.

Başta işi çok sevmedim. Getirisi çok iyiydi, inanılmaz bir potansiyel vardı ama arkadaşlarımla dışarı çıktığımda “Ne iş yapıyorsun?” diye sorduklarında “Balık malzemesi satıyorum” dediğimde dalga geçiyorlardı. Sonra baktım altı ay oldu, bir sene oldu, iyi para kazanıyorum. İstediğim yere gidebiliyorum, istediğim hayatı yaşayabiliyorum. O noktada işi sevmeye başladım.

Balık malzemesinden dalış malzemelerine geçtik. Sonra “Biz niye bot motor satmıyoruz?” dedik. Zodiac bayisi olduk, Yamaha deniz motorlarının bayiliğini almaya başladık. 1997-1998 gibi iş kendi içinde büyümeye başladı.

Benim oradaki serüvenim biraz işi geliştirmek üzerineydi. Balık malzemesindeki müşteri profili farklıydı. Ben içerideki çeşitliliği artırdım ve daha üst segment, A Plus müşteriye hitap edebilecek ürünler ne olabilir diye düşünmeye başladım. Sonunda motor serüvenine girmeye karar verdik. Böylece daha farklı bir müşteri profiline ulaşabileceğimizi düşündük.

2003 yılına kadar Tophane’deki o 60 metrekarelik mağazada çalıştık. Sonra babamla ve ortağımızla yollarımızı ayırdık. Ben Galata Köprüsü’nün altında, 15-20 metrekarelik bir dükkânda yeni bir ortaklıkla Galata Marine’i kurdum. O dönem Galata Köprüsü’nün altındaki dükkânlar yeni açılmıştı; çayın bile zor satıldığı bir dönemdi. Dalış malzemeleri, motor ürünleri, birçok şey koyduk. 2003’ten 2015 sonuna kadar Galata Marine olarak devam ettik. Tophane ve Karaköy’de toplam üç mağazaya ulaştık.

İş işi açtı, iş işi getirdi ve bugünlere kadar geldik. Şu anda balık malzemesi ve dalış tarafını tamamen bıraktık. Tamamen bot ve motor işindeyiz. Türkiye’de bu alandaki en eski ithalatçılardan biri olduğumu düşünüyorum.

Bugün Monarch Marine olarak Highfield gibi global bir markanın Türkiye distribütörlüğünü yapıyorsunuz. Bu yolculuk nasıl şekillendi?

İş geliştirme fırsatım Çin’de çok oldu. Tesadüfen Tophane’deki 60 metrekarelik dükkânda tanıştığım Çinli bir iş insanıyla yıllar sonra ticarete başladım. O zaman İstanbul’a geldiğinde kamış, makine, olta malzemeleri gibi ürünlerin aracılığını yapıyordu. Bana hep “Ne iş yapayım, başka ne yapabiliriz?” diye sorardı.

Ben de ona o zaman bot işinden bahsettim. Fotoğraflarını gönderdim. O da bu işe başladı. Bugün Highfield markasının distribütörlüğünü yapıyoruz. Highfield şu anda dünyanın en büyük markalarından biri ve Highfield’ın patronu da o yıllar önce tanıştığım Çinli iş insanı.

Çin’in sunduğu imkânlarla çok büyüdü. Fabrika kurdu, şu anda yanında 800 kişi civarında insan çalışıyor. Dünyada bir numara oldular. Biz de Türkiye’de buna karşılık verebilmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Türkiye sizce denizcilik açısından hâlâ büyük bir potansiyel mi taşıyor?

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen denizcilik sektöründe potansiyeli hâlâ düşük olan bir ülke. İlerlememiz gereken çok alan var.

Bizim sattığımız ürünleri kullanabilmek için insanların marina ihtiyacı var, çekek yeri ihtiyacı var. Bunlar Türkiye’de hâlâ çok eksik. Bu alanlar geliştikçe Türkiye’nin potansiyelinin de artacağını düşünüyorum.

Yanı başımızdaki Yunanistan bizden çok daha küçük, nüfusu çok daha az ama denizcilikte çok güçlüler. İnanılmaz bir pazarları var ve hâlâ büyüyor. Bizde de bu durum ülkenin ekonomik yapısıyla doğru orantılı. Biz daha çok A ve A Plus müşteriye ürün satıyoruz ama şimdi biraz daha orta kesime doğru da inmeye başladık. Onlar için de ürünler getirip onları da denizle buluşturmaya çalışıyoruz. Çünkü sadece belli bir kesime hitap ederseniz iş sığ kalıyor, büyümüyor.

Denizcilikte 30 yılı geride bırakırken bu sektörde kalıcı olmayı neye bağlıyorsunuz?

Bu sene denizcilik sektöründe 30. senem olacak. Turizm otelcilikten çıkmış, babası kırtasiyeci olan bir çocuktum ama denizci oldum. Bugün deniz sektörünün önemli markalarından birini yönetiyoruz.

Ben ailelik duygusuna çok inanırım. Ekibimde 20 senenin üzerinde birlikte çalıştığım arkadaşlarım var. Ağabey-kardeş gibi çalışmaya çalışıyoruz. Bazen sertleşmeler oluyor, tabii ki işin içinde bunlar da var ama hep “iş işte kalır” deriz.

Bugünlere gelmemizde ekibin çok emeği var. Ben titiz ve hassas olduğum için bazen çekilmez olabiliyorum. Onlar sağ olsunlar beni hep alttan aldılar. Beraber büyüdük, beraber evlendik, beraber çocuk sahibi olduk. Belki de birlikte ve beraberlik olduğu için başarı geldi.

Başarı her zaman parayla ölçülmüyor. Benim için önemli olan, kazanılan paradan çok sektörün içinde itibarlı ve sözü geçen biri olmak.

Bir aile şirketi yönetiyorsunuz. Aile içinde profesyonel düzen kurmanın sizin için zorlukları ve kolaylıkları neler oldu?

Büyük oğlum şu anda bizimle birlikte çalışıyor. 23 yaşında, tam benim işe başladığım yaşlarda o da bizimle başladı. İşi seviyor. Zaten sevmezse yapamaz.

Yeni nesille bizim aramızda doğal olarak bir kuşak çatışması var. Onlar daha pratik, daha dijital çalışmayı seviyorlar. Aslında bizim ufkumuzu açıyorlar. Bazı şeyleri onlara sorarak yapıyoruz: “En kolay şekilde nasıl olur?” diye.

Ama ben Tahtakale’de yetişmiş bir babanın oğluyum. Hâlâ not almayı, hesapları kendi kalemimle yapmayı severim. Çünkü kalemle yazarken hafızama daha iyi girdiğini ve onu unutmadığımı bilirim. Hâlâ her şeyim not defterimdedir. Bütün hesaplarım, kitaplarım, her şey.

Muhasebe ekibim dijital ortamda profesyonel şekilde çalışıyor ama ben kendime ait ayrıca bir not defterinde kendi hesaplarımı yaparım. Onlar da bazen şaşırıyor. Çünkü unutmuyorum. Yazarken hem görüyorum hem algılıyorum. Sayıları da unutmadığım için “Hayır, orada o kadar değil, bu kadar olması lazım” dediğimde şaşırıyorlar.

Dijital ortamda işler kolaylaşıyor ama bazen bir düğmeye yanlış bastığınızda ya da yanlış çektiğinizde her şey gidebiliyor. Bunu çok yaşadık. Ama tabii hayatı kolaylaştırmak için teknoloji olmazsa olmaz. Şimdi bu dengeyi yürütmeye çalışıyoruz.

Bir baba olarak başka, bir yönetici olarak başka rolleriniz var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Bu çok büyük bir soru. İşin üstesinden şöyle gelmeye çalışıyoruz: Çocuklara şunu hissettirdim. Evdeki baba figürü bambaşka bir figür. Çok seven, neredeyse her dediklerine evet diyen, duygusal bir babayım. Çocuklarımla vakit geçirmeyi çok severim.

Ama iş hayatında bambaşka bir Suat figürü var. Prensipli, çok titiz. “Erteleyelim, yarın yapalım” gibi bir yapım yok. O işin o anda bitmesi lazım. Kafamdaki soru işaretleriyle eve gidemem. Onlar bitmediği zaman az da olsa agresif tavırlar içine girebilen bir figürüm iş hayatında.

Oğlum işe başlamadan önce bunu anlattım. “Orada başka bir figür göreceksin. Ama oradaki figürü baban olarak yargılama. Bir süre patron-eleman gibi devam edeceğiz. İş yerindeki baba başka, patron başka, evdeki baba bambaşka. Bunları birbirinden ayırman lazım. Esas olan duygu şu: Seni çok seviyorum ve her zaman baban olarak yanında olacağım. Ama iş yerinde olan iş yerinde kalacaktır.”

Başta çok zorlandık. Çünkü iş yerinde bağıran patron, eve geldiğimizde birbirine küs olan baba-oğul hâline dönüşebiliyordu. Bu dengeyi sağlamak zor. Ama yaşının da verdiği olgunlukla artık bunu kısmen ayırmayı başardık gibi geliyor bana.

Biz de artık yavaş yavaş aktif ya da pasif bir emeklilik hayatına geçmeyi istiyoruz. Yerimize gelenlerin işi devralabileceğini hissetmek çok başka bir duygu. Şimdi yavaş yavaş bunu hissetmeye başladık. İş yerine daha geç geliyorum, akşam daha erken çıkıyorum. İşleri takip ettiklerine güveniyorum. Zaten çok iyi bir ekibim var. Oğlumun da onlarla birlikte harmanlandığını görmek beni ayrıca mutlu ediyor.

Ticaret hayatı lastik top gibidir. Bir seker, zirve yapar; bir düşer. Sonra yine seker, yine düşer

Sizce sürdürülebilir aile şirketlerinin sırrı nedir?

Fikirler eskimez, ölmez. Biz yaşadığımız tecrübeleri anlatıyoruz. Ticari hayatta inişler ve çıkışlar mutlaka olacaktır.

Babamın bir lafı vardı: “Ticaret hayatı lastik top gibidir. Bir seker, zirve yapar; bir düşer. Sonra yine seker, yine düşer.” Aşağıyı görmeden yukarı çıkmak çok kolay olmuyor. İkisini de kabullenmek gerekiyor.

Babam Türkiye’nin sayılı tüccarlarından biriyken 1994 krizinde hayatımız inanılmaz değişti. Varlık içinde sürdürdüğümüz hayat bir anda bambaşka bir yere döndü. İki buçuk, üç sene üzerimize tişört bile alamadığımız zamanlar oldu. Ama o krizi yönetmek gerekiyordu. O krizi baba tek başına yönetemezdi; evdeki eşi ve çocukları da ona ayak uydurduğu için o krizden hep beraber çıktık.

Krizden kalkmak herkesin harcı değil. Yeniden eski hâline getirmek kolay değil. Ama demek ki genlerimizde bir ticaret duygusu var. Çocuklara da bunu vermeye çalışıyoruz. Düşebiliriz, bugün iyi durumdayız çok şükür ama her şey tersine dönebilir. Her şey olabilir. Önemli olan hem aşağıda hem yukarıda yaşamayı öğrenmek.

Babamın bir lafını hiç unutmuyorum: “Paranı kaybet, her şeyini kaybet ama piyasadaki itibarını ve kredibiliteni kaybetme.”

Ben 2003 senesinde hiçbir sermayem olmadan Galata Köprüsü’ndeki dükkânı bütün markaların konsinye malıyla kurdum. Hiç para vermeden mal aldım, sattım, ödedim. Çünkü kredibilitemizi ve itibarımızı kaybetmemiştik. Bugünlere kadar gelebilmemizde bunun çok büyük payı var.

Pandemi sonrası dönemde denizcilik sektöründe nasıl bir değişim yaşandı?

Pandemiden sonra denizcilik sektörü bütün dünyada zirve yaptı. Biz inanılmaz satışlara ulaştık. İlk başta “Ne yapacağız?” diye kara kara düşünürken, telefonlar bile çalmazken, insanlar dışarı çıkamazken bir anda tekne hayatının izole ve sağlıklı bir hayat olduğunu fark eden bütün dünya teknelere, botlara ve motorlara yöneldi.

Kimse kimseyle muhatap olmak istemiyordu. Göcek ve Bodrum koyları aylarca teknelerle doldu. İnsanlar yasak dönemlerinde teknelerde kalıp o hayatı sevdiler.

Hatırlarsanız bir dönem hafta içi açıktı, hafta sonu kapanıyordu. İnsanlar hafta sonlarını teknelerinde geçirmeye başladı. Bu bizim için büyük bir geri dönüş yarattı. Elimizde çok büyük bir marka vardı ve malı yetiştiremedik. Elimizde ne olsa satacaktık.

Şimdi ise biraz fabrika ayarlarına geri dönüyoruz. O yüksek talep, o köpük bitti. Piyasa daha sakinleşti.

Bugünün müşterisi on yıl öncesine göre nasıl değişti?

Bugün müşterinin beklentisi sadece tekneyi almakla bitmiyor. Marina ihtiyacı var, saklama alanı ihtiyacı var, servis ihtiyacı var. Mevcut marinaların fiyatları çok yüksek. İnsanlar tekne aldı ama koyacak yer bulamadı. Bu da ikinci el piyasasını etkiledi.

Şu anda piyasada çok ucuza tekne bulabiliyorsunuz çünkü bazı insanlar vazgeçmek istiyor. Ekonomik sıkışıklık olduğunda insanların ilk vazgeçtiği şeylerden biri tekne oluyor. Bu yüzden son bir buçuk senedir sektörde bir kriz var. Bu Türkiye’nin ekonomik durumuyla da doğru orantılı.

Ama çok şükür biz formumuzu korumaya çalışıyoruz. Bir tık düştük, bir tık aşağıya geldik ama yine de günümüzü iyi geçiriyoruz.

Pandemiyle birlikte Türkiye’de çok sayıda üretici de ortaya çıktı. Satışların böyle devam edeceğini düşünerek açılan yüzlerce tekne imalatçısı oldu. Ama talep düşünce bunların önemli bir kısmı ayakta kalamadı. Şu anda sağlam üretim yapanlar, güçlü üreticiler ayakta kaldı diye düşünüyorum.

Yine de zevkli bir işimiz var. Sektörümüz canlı bir sektör. Bizi ayakta tutan, yazı bol olan bir sektör.

Son yıllarda lüks kavramı da değişti. Gösterişten çok mahremiyet, deneyim ve kişisel konfor ön plana çıkıyor. Siz bu değişimi denizcilik tarafında nasıl okuyorsunuz?

Pandemi döneminde bu çok net görüldü. İnsanlar kalabalıktan uzaklaşmak, kendi özel alanlarını yaratmak, sağlıklı ve izole bir hayat kurmak istediler. Tekne de bunun en güçlü karşılıklarından biri oldu.

Deniz üzerindeki hayat, kişiye hem özgürlük hem mahremiyet hem de kendi konfor alanını sunuyor. İnsanlar bunun değerini daha fazla fark etti.

Geçtiğimiz dönemde Bodrum’da yeni bir yapılanmaya gittiniz. Neden Bodrum?

Bizim sektörde marka yöneticiliği yapmak kolay değil. Türkiye’de bizim gibi showroom sayısı çok az. Bayileşmek gerekiyor ama bayileştiğiniz zaman da kimse tek marka satıcılığı yapmak istemiyor. Bizim markamızın yanına iki üç marka daha koymak istiyorlar. O zaman da biraz üvey evlat gibi kalıyorsunuz.

Biz de “Kendi içimizde büyüyelim, kendi şubelerimizi yapalım” dedik. Global marka da dışarıdan baskı yaptı: “Ya bayileşin ya da şubeleşin.”

Türkiye haritasını düşündüğünüzde Marmara, Ege, Akdeniz ve Antalya’ya kadar olan alan bizim için önemli. Karadeniz’de ise motor kültürü farklı. Daha çok balıkçılık var, açık deniz koşulları farklı, oraya uygun daha sağlam tekneler tercih ediliyor.

İlk düşüncem aslında hep Göcek’ti. Göcek’te olmak gerektiğine inanıyordum. Çünkü Göcek’teki yaşam diğer tatil yörelerinden farklı. A Plus müşterinin yoğun olduğu bir yer. Aklınıza kim gelirse Göcek’te teknesinde tatil yapıyor.

Ama sonra düşündüm: Göcek’te bir yer açarsam orada ne kadar kalabilirim? İşi oturtmak için bir süre orada kalmam gerekirdi. Göcek’te yaşamı test etmek için birkaç kez yazın gidip geldim. Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında Göcek’te yaşayamayacağımı anladım. İnanılmaz bir sıcak vardı. Ayrıca Göcek’teki dükkân ve showroom kiralarının da diğer tatil yörelerine göre çok daha yüksek olduğunu gördüm.

Sonra çocukluğumdan beri en sevdiğim, tatile gitmekten en hoşlandığım yerin Bodrum olduğunu düşündüm. Özellikle Ortakent, Yahşi bölgesini çok severim. Hem yaşayabileceğim hem de sektörün hâlâ kalbinin attığı bir yerdi. Ayrıca Bodrum’da sezon diğer tatil yörelerine göre daha uzun yaşanıyor.

Bugün Bodrum’u artık sadece bir tatil yöresi gibi düşünmüyorum. Bir uçtan bir uca gitmek mesele hâline geldi. Her kesimden insanın Bodrum’da kendine ait bir yer bulabileceği bir yapı var. Pansiyonu da var, beş yıldızlı oteli de var, tatil köyü de var. Herkes Bodrum’da kendi imkânına göre tatil yapabiliyor.

Bu yüzden Bodrum’da olsun dedik. Gündoğan’ı araştırdık ve tesadüfen merkezde bir yerimiz oldu. Şu anda orada ikinci senemiz. Kışın da açık kalıyoruz, gidip geliyoruz. Orada çocukluk arkadaşım da bize çok yardımcı oldu.

İyi ki bu işe direkt tekne satıcısı olarak başlamamışım. İyi ki o tezgâhı görmüşüm, yaşamışım

Bugün yeniden başlıyor olsaydınız yine aynı sektörü mü seçerdiniz?

Ben turizm otelcilik mezunuyum. Okuldan mezun olabilmek için staj yapmamız gerekiyordu. O zaman Maslak’taki Mövenpick Otel’de staj yaptım. 22 arkadaştık. Hepimiz takım elbiselerimizi giydik çünkü resepsiyonda, ofiste ya da statüsü yüksek bir yerde çalışacağımızı düşünüyorduk.

Beni mutfağa aldılar. O gün ağladım. Arkadaşlarım resepsiyona, farklı bölümlere giderken ben mutfakta başladım. Ama sonra öğrendik ki gerçek işletmeyi anlamak için mutfakta da çalışmak gerekiyor, restoranda da, resepsiyonda da, housekeeping’de de. Çarşaf temizlemek de gerekiyor, oda temizlemek de.

Bugün dönüp baktığımda kendimi şanslı sayıyorum. Çünkü bu işe direkt tekneci ya da botçu olarak başlamadım. İşin en başından öğrendim. Balık tutan insandan, denize paletle giren insana; oradan motor safhasına, oradan tekneye geçen bütün aşamaları ayrı ayrı yaşadım.

Şu anda tekrar başa dönsem yine aynısını yapardım. İşin çekirdeğinden öğrenmiş olmak benim için çok önemliydi. Balık malzemesi sattığım insanla nasıl konuşacağımı, dalış malzemesi sattığım insanla nasıl konuşacağımı, üst seviye bir müşteriye bot, motor ya da tekne satarken nasıl konuşacağımı öğrendim.

Biz tezgâhta yetiştik. Birebir konuşarak, göz temasına önem vererek büyüdük. Müşterinin gözünün içine bakarak konuşurum. Bir süre sonra karşınızdaki insanın gerçekten alıcı olup olmadığını çok çabuk anlayabiliyorsunuz. Bu, günlük hayatta da bana çok şey kattı. Karakter analizi yapmayı, insanı hızlı çözmeyi öğrendim.

Tophane’deki dükkân da böyle bir yerdi. Yol üstünde olduğu için tanışmadığım insan kalmadı. Üst seviye bürokratlar, şarkıcılar, sanatçılar, futbolcular… Çok geniş bir çevre oluştu. O çevreyi bugünlere kadar getirebildik. Sağ olsunlar bizi hiç bırakmadılar.

O yüzden cevabım şu: İyi ki bu işe direkt tekne satıcısı olarak başlamamışım. İyi ki o tezgâhı görmüşüm, yaşamışım. Bu beni çok mutlu ediyor.

O yüzden cevabım şu: İyi ki bu işe direkt tekne satıcısı olarak başlamamışım. İyi ki o tezgâhı görmüşüm, yaşamışım. Bu beni çok mutlu ediyor.

Denizcilik sektörüne bugün sıfırdan girmek isteyen genç birine tek tavsiyeniz ne olurdu?

İşin çekirdeğinden öğrenmek çok önemli. Bir yemeği pişirmeden önce tencerenin içine girip kendinizin de pişmesi gibi.

Ben o tezgâhı gördüğümde kaçabilirdim. Birçok insan kaçardı. Ben daha önce başka işlerden kaçmıştım da. Gemi brokerliği yaparken önüme boş senet koydular, oradan ayrılmayacağıma dair imza istediler. Boş senede imza atmadım ve ertesi gün işi bıraktım.

Ama burada kaçmadım. Belki de babam kaçırmadı. İşi sevdim. Buradaki kritik cümle işi sevmek. Gerçekten sevdim.

Okul hayatımda sürekli parmak kaldıran, söz alan, çok sosyal bir öğrenci değildim. Ama tezgâhta yetişmenin verdiği rahatlıkla bugün çok sosyal olduğuma inanıyorum. İnsanlarla muhabbet etmeyi seviyorum. Toplum içinde konuşmak, söz almak hoşuma gidiyor. Eskiden bunlardan kaçardım.

İş hayatı bana bunları kazandırdı. İkna edebilmek çok önemli. Bir insanı ikna edebiliyorsanız hayatta varsınız demektir. Satışta da böyledir, hayatın içinde de. İkna kabiliyetimiz gelişti. Bu yüzden zorluklarla karşılaştığımızda onların içinden daha rahat çıkabiliyoruz diye düşünüyorum.

İnşallah çocuklarımız için de böyle olur. Ümit ediyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir