Friends, Avrupa Yakası ya da yıllardır bildiğiniz başka bir dizi… Aynı hikâyelere tekrar dönme isteği sandığınız kadar rastlantısal değil. Psikoloji, bu davranışın ardında beynin güvenlik ve öngörülebilirlik arayışının bulunduğunu söylüyor.
Yazı: Ceren Özcan
Cumartesi akşamı. Bütün hafta çalıştın, zihnin zaten yeterince dolu. Dışarıda plan yapmak bile fazla geliyor. Bir şeyler izleyip kafa dağıtmak istiyorsun ama yeni bir dizi seçmek sandığından daha zor. Platformda dakikalarca dolaşıyor, fragmanlar açıyor, yorumlara bakıyor, “Buna şimdi başlasam mı?” diye düşünüyor, sonra hiçbirine başlayamadan yine aynı yere dönüyorsun: Yedi Numara, Avrupa Yakası, Friends, Modern Family, The Office. Belki de benim gibi yıllar sonra tekrar Fringe.
İşin ilginç tarafı, bu dizilerin hiçbirini izlerken artık bizi şaşırtacak bir şey kalmamış olması. Hangi bölümde güleceğimizi, hangi sahnede duygulanacağımızı, hatta bazı diyalogları ezbere biliyoruz. Buna rağmen yeniden izlemekten kendimizi alamıyoruz. Üstelik bunu sadece nostaljik hissettiğimiz günlerde de yapmıyoruz. Yorgunken, stresli dönemlerimizde ya da zihnimizin biraz sessizliğe ihtiyaç duyduğu zamanlarda da elimiz yine aynı dizilere gidiyor.
Eskiden bunun geçmişe duyulan özlemden kaynaklandığını zannederdim. Çocukluğumuzu, üniversite yıllarımızı ya da hayatın daha kolay göründüğü dönemleri özlediğimiz için aynı dizileri tekrar izlediğimizi düşünüyordum. Ama biraz üzerine okuyunca bunun nostaljiden daha başka bir şey olduğunu fark ettim.
Psikolojide bunun için kullanılan bir kavram var: ‘comfort show‘. Türkçeye birebir çevirmek zor ama en yakın karşılığı, insana kendini güvende hissettiren “tanıdık diziler” diyebiliriz. Son yıllarda yapılan çalışmalar, insanların özellikle kaygılı, stresli veya zihinsel olarak yorucu dönemlerde yeni içerikler keşfetmek yerine daha önce izledikleri dizilere dönme eğiliminde olduklarını gösteriyor. İlk bakışta anlamsız gibi görünse de aslında bunun oldukça mantıklı bir açıklaması var. Beyin belirsizliği pek sevmiyor.
Aslında beynimiz gün boyunca sürekli tahmin üretmeye çalışan bir organ. Eve giderken trafik nasıl olacak, attığım mesaja cevap gelecek mi, toplantı istediğim gibi geçecek mi, akşam beni bekleyen bir iş var mı, yarın yetiştirmem gereken işi bitirebilecek miyim… Farkında olmasak da zihnimiz sürekli bir sonraki adımı öngörmeye çalışıyor. Bu da ciddi bir bilişsel yük getiriyor.
Yeni bir dizi açtığında bu yük biraz daha artıyor. Yeni karakterleri tanımaya çalışıyor, ilişkileri anlamlandırıyor, olay örgüsünü takip ediyoruz. Kim kimdi, neden öyle davrandı, şimdi ne olacak? Bunların hepsi beynin çözmesi gereken yeni problemler. Oysa daha önce defalarca izlediğin bir dizide bunların hiçbirini yapmana gerek kalmıyor. Karakterleri zaten tanıyorsun. Hikâyenin ritmini biliyorsun. Büyük sürprizler yok. Ne olacağını bilmek çoğu zaman sıkıcı değil, tam tersine rahatlatıcı hissettiriyor. Çünkü zihnin sürekli tetikte olmak zorunda kalmıyor.
İşte bu yüzden araştırmalarda “comfort media” olarak geçen içeriklerin yalnızca eğlence amacıyla tüketilmediği, aynı zamanda bir duygu düzenleme aracı olarak da kullanılabildiği konuşuluyor. Tahmin edilebilirlik, kontrol hissini artırıyor. Kontrol hissi arttığında da stresin etkisi bir miktar azalabiliyor. Elbette tek başına bir dizi kaygıyı çözmez ama günün sonunda zihne küçük bir mola verebiliyor.
Bunu düşündükçe kendi hayatımda da fark ettiğim başka bir şey oldu. Bazı dizileri sadece hikâyeleriyle hatırlamıyoruz. Onları izlediğimiz dönemlerle birlikte hatırlıyoruz. Avrupa Yakası ortaokul-lise dönemlerimi, Friends üniversite yıllarımı çağrıştırıyor. Fringe ise yüksek lisanstaki tez hocamın acımasız eleştirilerinden kıvrandığım günleri. Başka bir dizi ilk evi, ilk işi ya da hayatında artık geride kalmış bir dönemi…
Aslında hafızamız yalnızca hikâyeyi saklamıyor. O hikâyeyi izlerken kim olduğumuzu, nasıl hissettiğimizi ve hayatımızın nasıl bir yerde durduğunu da saklıyor. O yüzden bazen diziye değil, o hissin kendisine dönüyoruz.
Belki de bu yüzden bazı akşamlar yeni bir şey keşfetme fikri hiç cazip gelmiyor. Gün boyunca zaten yeterince bilinmezlikle uğraşmışken ekranın karşısında da yeni karakterler, yeni olaylar ve yeni ihtimallerle karşılaşmak istemiyoruz. Bazen ihtiyacımız olan tek şey, sonunu bilmediğimiz bir macera değil; sonunu bildiğimiz bir hikâyenin içinde yarım saatliğine dinlenebilmek.
O yüzden artık birinin aynı diziyi onuncu kez izlediğini duyduğumda bunu zaman kaybı olarak görmüyorum. Belki de o kişi sadece kendini iyi hissettiği bir yere kısa bir ziyaret yapıyordur.
Çünkü bazı diziler gerçekten sadece dizi değildir. Bazen tanıdık insanlardan daha güvenli hissettiren, ne olacağını bildiğimiz, bize küçük de olsa kontrol hissi veren yerlerdir. Ve hayatın fazlasıyla belirsiz olduğu dönemlerde, insanın tam da buna ihtiyacı olabilir.




