Karadeniz’in en çok bilinen duraklarını geride bırakan rota, Macahel ve Şavşat’ta başka bir ölçeğe geçiyor. Uzun dağ yolları, sisle değişen manzaralar, küçük köyler ve yerel sofralar arasında bölgenin hâlâ kalabalık turizmin dışında kalan yüzü ortaya çıkıyor.
Yazı: Tuğba Pala Morkoç
Trabzon Havalimanı’na indiğimizde planımız belliydi: çok merak ettiğimiz, ama kalabalıktan uzak duran yaylaları görmek. Bu yüzden Uzungöl’ü ve Ayder’i baştan listeden çıkardık. Her ikisi de son yirmi yılda Türkiye’nin aşırı turizm tartışmasının merkezine oturmuş, doğal dokusunu yapılaşmaya kaptırmış yerler. Karadeniz’de yaşayan ya da yaşamış arkadaşlarımızdan aldığımız tavsiyeler de bu yöndeydi. Havalimanında araba kiraladık ve hemen yola çıktık.
İlk durak Rize’de köklü bir esnaf lokantası oldu. Kavurma, karalahana sarması, kuru fasulye ve sütlaç. Hepsi nefisti, ama sütlaç bambaşkaydı. Gezi boyunca Karadeniz’de lezzetsiz bir şey yemedik desem yeridir.
Borçka’ya geldiğimizde, gezmeyi planladığımız bütün yolların buraya çıkacağından habersizdik. Gitmek istediğimiz yerleri her sorduğumuzda önce Borçka’ya olan mesafe hesaplanıyor, sonra ötesi konuşuluyordu. Borçka’yı geçtikten sonraki yolların çoğu 20-30 kilometre hızla gidilen yollardı; ama bu yavaşlıktan bir an olsun sıkılmadık.
Yollardaki masalsı gizemin sisten geldiğini sonradan anladım. O kadar güzel yerlerden geçiyorduk ki içimden hep “keşke bu sis olmasa, kim bilir gördüklerimin yarısını bile göremiyorumdur” diye geçirdim. Daha sonra aynı yolları güneşliyken gördüm ve doğanın yarattığı efsanevi güzelliklerden birinin de sis olduğunu o an fark ettim.
Çay molası için durduğumuz yerde yerli mısır satan bir tezgâh gördük. “Artık eski mısırların tadı kalmadı” cümlesini kaç kez kurmuşuzdur, saymadım. Sekiz diş dedikleri cinsten, dolu dişli, şekerimsi tattan uzak bir mısırdı bu. Yani tam da “ah, nerede o eski mısırlar” derken kastettiğimiz mısır. Tezgâhın sahibi olan, aynı zamanda balcılık yapan amca da öyle misafirperver ve konuşkandı ki, çay molamız uzadı.
Bölgede insanlar ağırlıklı olarak arıcılık ve pansiyonculukla geçiniyor. Bunun romantik bir tercih olmadığını da es geçmemek gerek: tarım arazileri dar ve engebeli, ulaşım meşakkatli, kışın yolların on beş gün boyunca kapalı kaldığı dönemler oluyor. Geçim yollarının sayısı sınırlı olduğu için insanlar ellerindekinin kıymetini biliyor ve en iyisini yapmak için gerçekten gayret ediyorlar.
Macahel
Macahel’deki pansiyonumuz Bambulay’a vardığımızda karşılaştığımız ev sahipliği, gezinin en çok aklımda kalan kısmı oldu. Sahici, samimi, abartısız. “Kendinizi evinizde hissedin” pazarlamasının çok ötesinde, içe işleyen bir gerçekliği vardı bu misafirperverliğin. Zaten bu dengeyi tutturmak için çabalamak diye bir şey mümkün değil; ya vardır ya da sırıtır. Ev sahiplerimizin doğallığına hayran kaldım.

Kendi elleriyle yaptıkları bungalovlara yerleştik, manzarayı seyre daldık. Hemen yanı başımızdaki yürünesi yollarda kısa bir tur attık. Yemeği beklerken aile işletmesinin bütün fertleri canla başla çalışıyordu. Anlatılardan hep Karadeniz kadınının çalışkanlığını dinlemiştim, ama buradaki erkekler de en az onlar kadar gayretliydi. Artvin’in başkalığı olabilir mi? Kaldığımız üç gün boyunca hem kahvaltıdan hem akşam yemeğinden ayrı ayrı keyif aldık; hepsi özenliydi ve büyük ölçüde kendi ürettikleri ürünlerdi. Kendi yaban mersini reçelleriyle süzme yoğurdun karışımına ise resmen bayıldım.
Macahel’de kaldığımız günlerde kiraladığımız arabayla civar köyleri, Maral Şelalesi’ni, yaylaları ve buzul gölünü gezdik.
Camili — yani Macahel — Borçka’ya bağlı altı köyden oluşan bir havza: Camili, Efeler, Maral, Uğur, Kayalar ve Düzenli. Üç yanı Karçal Dağları’yla çevrili, dördüncü yanı Gürcistan sınırına açılıyor. 29 Haziran 2005’te UNESCO’nun İnsan ve Biyosfer Programı kapsamında Türkiye’nin ilk biyosfer rezervi ilan edilmiş. Ormanının bir bölümü hiç müdahale görmemiş yaşlı orman niteliğinde; havzada 23’ü endemik bitki türü kayıtlı. Arıcılığın buradaki statüsü de bu yüzden sıradan bir geçim yolunun ötesinde. Bölge, saf Kafkas arı ırkının gen koruma alanı. Vadiye ulaşan tek yol ise Borçka’dan çıkan yaklaşık 70 kilometrelik dağ yolu ve bu yol kışın aylarca kapanabiliyor. Yani havzanın bugün hâlâ bakir kalmasının sebebi, biraz da bizim “meşakkatli” diye tarif ettiğimiz o ulaşım.
Macahel gezimizde içimde kalan en büyük ukde, 15 kilometrenin yaklaşık bir buçuk iki saat sürdüğü o yolları yürüyerek gidememek oldu. Bir de Macahel’de yalnızca üç gün geçirmek. Sırf o yolları yürümek ve o güzel insanların işlettiği, eşine az rastlanır yerde tekrar kalmak için geri döneceğimi umuyorum.
Şavşat ve bir planlama hatası
Macahel’den ayrılıp Şavşat’a geçtik. Yolda Ardanuç’ta cağ kebabı yedik. Erzurum’un bu konudaki ününü biliyorduk, ama buraların da orayı aratmadığını Macahel’deki ev sahibimizden öğrenmiştik — haklı çıktı.
Şavşat’ın meşeli köyünde iki gece kaldık. Doğası ve yeşili şahaneydi, bungalovumuz da yemekleri de çok iyiydi. En çok merak ettiğimiz yer Şavşat’ın meşhur Karagöl’üydü. Gölün rengi, içindeki balıklar, etraftaki ormanın kudreti ve yağan yağmur… huzur vericiydi. Buranın yaylaları meşhur tabii, biz de Meşeli Köyü kışlasına gittik, geleneksel yayla yaşamının sürdürüldüğü Karadeniz yaylalarına has evleri gördük.
Ama bir hata yapmıştık: geziye Macahel’den başlamıştık. En iyisini önce görmek, sonraki güzelliklerin tadını çıkarmamıza engel olmadı desem yalan olur. Rota kurarken doruk noktasını sona saklamak, gezi planlamasının ihmal edilen kuralı sanırım. Ama Macahel’i bu kadar seveceğimizi bilmiyorduk.
Sümela ve dönüş
Şavşat çevresini gezdikten sonra havalimanına yakın olmak için Trabzon’a döndük. Trabzon’da küçük bir şehir gezintisi yaptık ve Sümela Manastırı’nı gördük.

Sümela’yı yıllardır duyuyor, hep gitmeyi istiyordum. Manastırın kuruluşu rivayete göre 4. yüzyılın sonuna, İmparator I. Theodosius dönemine uzanıyor. Barnabas ve Sophronios adlı iki Atinalı keşişin, Meryem’e ait olduğuna inanılan bir ikonanın peşinden Karadağ’ın bu sarp yamacındaki mağaraya geldikleri anlatılır. Bugünkü görkemini borçlu olduğu isim ise Trabzon Komnenoslarından III. Alexios (1349-1390); manastırı adeta yeniden kurmuş, gelirlerini bir fermanla güvence altına almış. 18. ve 19. yüzyıllarda genişletilerek en parlak dönemini yaşayan yapı, 1923’teki nüfus mübadelesinin ardından tamamen boşaltılmış.
Sisli bir günde ziyaret ettiğimiz için o ihtişamlı yüzünü bize göstermedi. Ama sislerin içinde manastırın içini gezmek şahaneydi. Yıllardır görmek istediğim bir yer olduğu için “kafamda kesin büyütmüşümdür” diye düşünüyordum; abartısız, etkileyiciydi.
Dönüş yolunda aklımda kalan en çok da bu oldu: bu coğrafyada sis, manzarayı senden saklamıyor; ona başka bir boyut katıyor.
Not: Görseller yapay zeka ile oluşturulmuş olup, yazı kişisel deneyimleri içermektedir.




