Palimpsestin İzine Karşı Jouhatsu’nun Buharı

Yazı: Roza Yaruk

Palimpsest kavramıyla ilk kez Beliz Güçbilmez’in Hikâyeler Nereden Geliyor atölyesinde karşılaştım. Bu kelime, tıpkı Mnemosyne’nin yeni doğan bir çocuğun kulağına adını fısıldaması gibi, zihnimde kalıcı bir iz bıraktı. Uzun zamandır kapalı duran bir kapının kilidine dokunan o ses, içeri sızan merakla birlikte beni belirli bir düşünce izleğinin peşine düşürdü. Bu yazı, Beliz Hoca’nın sesinden zihnime düşen o kıvılcımın izini sürme çabası olarak şekillendi.

Palimpsest, bir yüzeyin yeniden yazılması anlamına gelir. Eski metinler kazınır, silinir; ancak gölgeleri bütünüyle ortadan kalkmaz. Orta Çağ’da kâğıdın kıymetli olduğu dönemlerde bu yöntem sıkça kullanılırdı. Zamanla palimpsest, yalnızca bir yazı tekniği olmaktan çıkar ve bir varoluş biçimine dönüşür. Her yüzey, her kültür ve her insan geçmişin birikmiş katmanlarını taşır. Kazınan her satır, ardında bir hayalet bırakır. Bu nedenle unutmak, hiçbir zaman tamamlanmış bir eylem gibi işlemez. İnsan da toplum da böyledir; hiçbir yeni, bütünüyle yeni değildir. Her kimlik ve her söz, kendinden öncekilerin gölgesinde şekillenir.

İnsanın varlığını çoğu zaman iz bırakarak kurduğunu düşünüyorum. Yazılan kelimeler, verilen kararlar, üretilen işler “Ben vardım” deme biçimleri olarak ortaya çıkar. Tarih, hatırlanmak isteyenlerin bıraktığı izlerle dokunmuş bir yüzey gibi ilerler.

Ancak modern çağda bu yönelimin tersine döndüğünü fark ediyorum. Artık bazıları iz bırakmak yerine görünmez olmayı, hatta silinmeyi arzuluyor. Japonya’da ortaya çıkan Jouhatsu fenomeni, tam da bu isteğe işaret ediyor. Sessizce kaybolma ve izsizleşme arzusu, çağın görünürlük baskısıyla doğrudan ilişkileniyor.

Geçmişin izlerini taşıyan palimpsest ile bu izleri bilinçli olarak silmeye çalışan Jouhatsu arasında kurduğum bağ, kimliğin yüzeyinde görünmez yarıklar açıyor. Bu yarıklar, insanın aynı anda hem kendini hatırladığı hem de kendinden uzaklaşmaya çalıştığı bir hikâyeye dönüşüyor.

Jouhatsu: İzden Arınma ve Buharlaşma

Japonca’da Jouhatsu, kelime anlamıyla “buharlaşmak” demek. Japon toplumunda görünür olmak; normlara uymak, sorumluluk almak ve kendini sürekli kanıtlamakla iç içe geçiyor. Bu görünürlük hâli, kimi zaman neredeyse taşınamaz bir yüke dönüşüyor. Tam da bu noktada bazı insanlar, tüm bağlarını sessizce koparıp görünmez bir hayata geçmeyi seçiyor.

Bu kaybolma isteğinin yalnızca toplumsal baskılardan değil; belleğin ağırlığından, kimliğin sabitliğinden ve köklerin zorunluluğundan da beslendiğini düşünüyorum. Ancak burada açık bir paradoks ortaya çıkıyor. Kaybolmak isteyen biri bile bir yerde mutlaka görünür oluyor; bir fotoğrafta, bir kayıtta ya da bir başkasının anısında. Tam anlamıyla izsiz olmak neredeyse mümkün görünmüyor.

Hafızayı yalnızca hatırlananlardan ibaret düşünmek eksik kalıyor. Unuttuklarımız da belleğin ayrılmaz bir parçası. Her hatırlama bir unutmayı, her unutma ise bastırılmış bir izi içinde taşıyor. Freud’un Bastırma Üzerine (1915) metninde ifade ettiği gibi, hiçbir şey bütünüyle unutulmuyor; bastırılan, başka bir biçimde geri dönüyor.

Bu açıdan baktığımda insan zihni de bir palimpsest gibi işliyor. Sürekli kazınan, yeniden yazılan ama hiçbir zaman tamamen silinmeyen bir yüzey. Unutmanın kendisi bile başlı başına bir yazma biçimine dönüşüyor.

Modernitenin Hafıza Krizi

Dijital çağ, insanı sürekli görünür kılan yeni bir hafıza rejimi yarattı. Sosyal medya, gözetim teknolojileri ve dijital arşivler neredeyse her anı kayda alıyor. Kaybolmaya, silinmeye ya da unutulmaya çok az alan bırakıyor.

Böyle bir dünyada unutulmak, özgürlüğün yeni biçimi gibi görünmeye başlıyor. Jouhatsu’yu, bu sürekli kayıt altına alınma hâline karşı sessiz bir direniş olarak okumak mümkün. Yüzeyi tamamen boşaltma, hafızayı sıfırlama isteği bu noktada belirginleşiyor. Ne var ki bu arzu bile kendi izini bırakıyor.

Palimpsest geçmişin ağırlığını taşırken, Jouhatsu bu ağırlıktan kurtulmayı hedefliyor. Ancak unutuşun kendisi çoğu zaman bir hatırlama biçimi olarak çalışıyor. Bu nedenle Jouhatsu’nun en temel arzusu olan tam anlamıyla izsizleşme, hiçbir zaman bütünüyle gerçekleşmiyor.

İnsanın hem hatırlayarak hem unutarak var olduğunu düşünüyorum. Bu iki eylem, varlık ile yokluk arasındaki sınırda buluşuyor ve insan deneyiminin temel paradoksunu ortaya çıkarıyor. Sonuçta modern insan, hem silmek hem yazmak isteyen bir varlık olarak beliriyor. Unutmakla hatırlamak arasında gidip geliyor ve tam da bu salınımda kendi hikâyesini kuruyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir