Tek kişilik bir performans üzerinden kurulan Apsolit, bir çocuğun sesle kurduğu dünyayı sahneye taşırken; çocukluk, aidiyet, göç ve hafıza üzerine katmanlı bir anlatı kuruyor. İzleyiciyi yalnızca bir hikâyeye değil, duyma biçimlerine dair bir sorgulamaya davet ediyor.
Yazı: Roza Yaruk
Bazı tiyatro oyunları yalnızca izlenmez; insanın içine yerleşir, orada uzun süre kalır. Apsolit benim için tam olarak böyle bir deneyimdi. Oyundan çıktığımda yalnızca güçlü bir performans izlemiş olmanın etkisi değil, aynı zamanda insanın kendi çocukluğuna, hafızasına, sesine ve ait olduğu yere dair derin bir yüzleşme hissi taşıyordum.
Apsolit, mutlak kulak demek; yani hiçbir referans almadan duyduğu her sesi melodiye dönüştürebilme yeteneği. Oyunun merkezindeki İsmail de tam olarak böyle bir çocuk. O, doğanın, eşyanın, sokakların ve insanların sesini yalnızca duymuyor; onları kendi içinde bir ahenge dönüştürüyor. Ses onun için yalnızca işitilen bir şey değil, bir varoluş biçimi. Beni en çok etkileyen de buydu: İsmail’in seslerle kurduğu o derin bağ.
Fakat her yetenek, onu görebilecek bir dünyaya doğmuyor. İsmail’in ailesinin sosyoekonomik yapısı ve kültürel kodları, bu özel yeteneği bir armağan değil; bir eksiklik, hatta bir sorun gibi karşılıyor. Onun farklı duyma biçimi tedavi edilmesi gereken bir hastalık, tuhaf bir durum gibi algılanıyor. Hocalara götürülüyor, üflemelere maruz bırakılıyor. Bir çocuğun yeteneğinin nasıl kolayca “anormallik” olarak damgalanabildiğini izlemek sarsıcı.
Oysa İsmail’in sahip olduğu şey bir kusur değil; dünyayı başka bir frekanstan duyabilme hali. İnsanların birbirini duymayı unuttuğu bir çağda, onun fazlalığı tam da burada beliriyor: fazla hissetmek, fazla işitmek, fazla yaşamak.
Dengbej kültürü içinde büyüme şansı bulan İsmail’in sesi ve gırtlağı güçlü. Ozanlık geleneğinin, sözlü hafızanın ve sesin taşıdığı kültürel miras onun bedeninde yaşamayı sürdürüyor. Babası onu camide görmek ister; daha güvenli, daha tanımlı bir hayatın içinde. Ama İsmail sıkılır. Çünkü onun ruhu keşfetmek ister. Daha büyük sokaklara, başka seslere, başka denizlere ulaşmak ister.
Tek kişilik bir performansın bu denli güçlü olabileceğini bilirsiniz; ama sahnede buna tanıklık etmek yine de hazırlıksız yakalar. Oyuncu yalnızca bir karakteri canlandırmıyor; bütün bedenini bir enstrüman gibi kullanarak onlarca insanı, sesi, sokağı, anıyı ve duyguyu aynı anda sahneye taşıyor. Sesiyle konuşuyor, nefesiyle susuyor, bedeniyle anlatıyor. Eliyle bir kapıyı açıyor, omzuyla bir yükü taşıyor, ayağıyla bir sokağın ritmini kuruyor.
Gitar çalıyor. Dans ediyor. Hikâyede adı geçen karakterlerin seslerini çıkarıyor; onları konuşturuyor, onlarla tartışıyor, onlarla büyüyor. Sahnede yalnız biri yok; bir mahalle var, bir aile var, bir çocukluk var, bir göç hikâyesi var. Ve bütün bunlar, 85 dakika boyunca ivmesini kaybetmeden akıyor.
Seyirci koltuğunda oturduğunuzu unuttuğunuz anlar oluyor. Bir an köydesiniz; toprak kokusu burnunuza geliyor. Bir an sonra İstanbul’un kalabalık sokaklarında yürüyorsunuz. Gürültü, telaş, yabancılık… Sonra ansızın bir çocuk elinizden tutuyor: İsmail. Sizi kendi dünyasına götürüyor.
Belki de tiyatronun en güçlü yanı burada saklı. Bir sahneye bir köy sığdırabilmesinde. Tek bir oyuncunun içine onlarca hayat yerleştirebilmesinde. Ve en önemlisi, izleyiciye başka bir dünyanın ihtimalini hissettirebilmesinde.
Oyun bu noktada yalnızca bireysel bir hikâye olmaktan çıkıyor; çocuk hakları, kadın hakları, göç, kimlik, dil ve aidiyet üzerine katmanlı bir toplumsal anlatıya dönüşüyor. Kentsel dönüşümün mahalle dokusunu nasıl parçaladığını, komşulukları nasıl sessizce yok ettiğini yalnızca mekânlar üzerinden değil, insanların birbirine olan sesleri üzerinden anlatıyor. Apsolit, adı tabelalara yazılmayan insanlara odaklanıyor. İsmail’in yaşadığı sokağa kendi adının verilmesini istemesi bu yüzden yalnızca bir talep değil; bir var olma isteği.
“Apsolit İsmail Sokak”
Bir çocuğun dünyaya bıraktığı en sade cümlelerden biri. Görülme ve duyulma ihtiyacının en yalın ifadesi.
Oyunun en dikkat çeken taraflarından biri, acıyı araçsallaştırmaması. İsmail köyden kente göçmüş, yoksulluğu deneyimlemiş, dışlanmayı tanımış, akranları kadar Türkçe konuşamamış. Ama oyun bu yaraları dramatize etmiyor. Seyirciyi kolay bir hüzne bırakmıyor. İsmail umutlu kalmayı sürdürüyor. Hayatla mücadele ediyor ama ondan kopmuyor. Arayışını bırakmıyor.
Bu yaklaşım, oyunun etkisini belirgin şekilde güçlendiriyor. Çünkü anlatı, izleyiciyi yalnızca duygusal bir tepkiye değil, daha derin bir düşünmeye yönlendiriyor.
İsmail’in yolu daha büyük sokaklara, daha geniş denizlere uzanıyor. Onun arayışı yalnızca kendisine ait değil; izleyiciye de temas ediyor. Kendi sesini yeniden duyabilme ihtimali üzerine bir çağrı gibi ilerliyor.
Bazı tiyatro oyunları alkışla biter. Apsolit ise içinizde kalan bir sesle sona eriyor. Eve kadar eşlik eden, kolayca susmayan bir sesle.
Apsolit, sesin hafızasına, çocukluğun direncine ve umudun sürekliliğine odaklanan bir anlatı kuruyor.
Bazı oyunlar sahnede biter.
Bazıları ise izleyicinin içinde devam eder.
Apsolit, o oyunlardan biri.
*Fotoğraf: Ayten Çelik




